25 Nisan 2008 Cuma

foto haber seçkisi, bir tık ötede

hürriyet'in magazin bölümünü okumaya bayılıyorum. güne keyifli bir başlangıç için bir fincan kahve eşliğinde 15 dakika hürriyet magazin ve foto-haber öneriyorum.

"işte o haberler"

bu büyücüler kara yüzüklü mü altın yüzüklü mü ve otobüsteki adamların neresine dokunuyorlar?





ebru'nun henüz dişçiyle tanışmadığı ve "demir attım yalnızlığa" diye şarkı söylerken diş aralarından tükürük saçtığı yıllar. daha ne uche ile klibi ne de futbol topu gibi silikonları var.







din hassas bir konu, bir şey söylemesem en iyisi. paşa'yı çok severim, kralımızdır.







bir defilede yılmaz m*rgül'ü podyumda yürürken görmüştüm, çenesi boynuyla 90 derecelik bir açı oluşturarak göklere doğru bakıyor ve içine bir şey giymediği ceketin altındaki bebek poposu gibi epilasyon yapılmış göğsünden iki küçük meme ucu izleyicilere göz kırpıyordu.
yılmaz m*rgül'ü bir de sabah şekerleri zamanından hatırlıyorum. programa gülb*n *rgen konuktu. m*rgül de telefonla yayına bağlanıp kendisine evlenme teklif etmişti. g*lben, şakaya vurup reddedince de trip atmış ve telefonu kapatmıştı.
bu da yılmaz'la bir anımız işte.






kuru iftira: hiç de bile 4 değil; 3 karısı varmış.









ve yılın sunuculuk resitali:








son olarak necla ve kızı, uzay gemilerinden henüz inmiş gibi görünüyorlar.
son birkaç gündür necla nazır'ın pantolonunun altından gözüken beyaz şeylerin ne olduğunu ve kızcağızın surat ifadesinin doğuştan mı yoksa makyajının bir espirisi mi olduğunu düşünüyorum. (şahane cümle)













ana haber bülteniyle yakında karşınızda olucam.

18 Nisan 2008 Cuma

puşkin puşkin gülmek

starbaks'ın o kahve beklenilen tezgâhında dikilmiş kahvelerimizi bekliyorduk. biraz önce verdikleri fişi elinde evirip çevirip bir külâh haline getirdi. konuşmuyor, bekliyorduk.
neden sonra ben, "o rus kontes meğer puşkin'i türkçe'ye ilk çeviren çevirmenmiş" dedim.
elindeki külâhı bana doğru uzatıp:
- sen onu benim külâhıma anlat, dedi.
sırf bunu söylemek için susmuş, pusuda bekliyormuş meğer.
- ben bunu yazmaz mıyım eve gidince? dedim.

14 Nisan 2008 Pazartesi

içimdeki führer

son zamanlarda açılan süpersonik salonları saymazsak, sinemaya her gittiğimde sinemadan da, sanattan da, insanlıktan da, dünyadan da, yaşamaktan da soğuyorum.
kendime de, festivale de, salona da, şehire de sövüyorum.

yılların lanetidir. sinemada, konserde, tiyatroda, her yerde mutlaka önümde bir koca kafalı oturur, ben de bütün performans boyunca kudururum. arkamdakini engellememek için kendim de fazla kıpırdanmam, öyle kendi kendimi yer dururum.

rexx'deki balıklı bulgur'da, iki sıra önümdeki dev kadın; o cüssenle orta sıranın ortalarında yer almaya utanmadın mı? sana o bileti kesenin hiç mi aklı yoktu? hadi bir yanlışlık oldu diyelim, ne diye 157 dakikalık film boyunca koltuğunda raptiye varmış gibi kıpırdanıp duruyorsun?
bir sıra önümdeki bir çift kadın; film sırasında fısır fısır bir şeyler konuşacaksınız diye kafalarınızı bitiştirip durdunuz, zaten yarısını gördüğüm ekranın geri kalanını da kapladınız. bu kadar muhabbet ederek film izlemek istiyorsanız evinizin salonunda yayılarak film izleyebilirsiniz. sinemaya gelmeyin. hatta dışarı çıkmayın.


emek'teki the savages'taki o bon jovi saçlı adam için ne söyleyeceğimi ise gerçekten bilemiyorum. gelip önümüze oturduklarında gözlerime yaşlar doldu. bağıra bağıra ağlamak istedim. tam sinirden adamın saçlarını çakmağımla tutuşturacakken, sevgilim yer değiştirmeyi teklif etti.
değiştirdik.
bu sefer adamın yanına, yani önüme semra özal saçlı bir kadın yerleşiverdi. hani şu kahkülü, alından 15 santim havada olan enine boyuna kabarık saç modeli.
altyazıdan geçtim, sağdaki karakter solda kiminle konuşuyor göremiyorum.
belgeledik. sinema ışığında ve cep telefonuyla olduğu kadar.


bir de "biz öylesine oturmuştuk ki" tipleri var. ya görüyorsun, dışarısı ıngıl ıkış dolu. belli ki bütün koltuklar dolacak. elindeki bilette yazan numaraya otursana, mal.
bir de sıranın ortasına "öylesine" otururken ayağımıza basıyorsun, sahibi gelince çıkarken ayağımıza basıyorsun. beni insanlıktan çıkarıyorsun.

emek'in önünde yine bir kıyamet kalabalığı, film başlamak üzere içeri girmeye çalışıyorum. ama arkadaşlarını tam da giriş kapısı önünde bekleyen bir güruh yüzünden içeri girmek için bildiğim akrobasi numaralarını uygulamam gerekiyor. tam basamağa adımımı atmak üzereyken, böbreğimin biraz üstüne acayip bir acı saplanıyor. arkamdaki adam, ilerlemek için elindeki cep telefonunun anteniyle beni ittiriyor.
- beyfendi napıyorsunuz?! diyecek oluyorum.
- pardon, ben hemen bir bye diyip çıkıcam. diyor.
benim nutkum tutuluyor.
biraz önümdeki pipolu, bıyıklı, sakallı adama:
- hocam, ben gidiyorum, bye. diyip uzaklaşıyor.
böbreğim ve omurgam bir anda rahatlıyor. ama içimdeki o küçük hitler kış uykusundan uyanıyor.

lütfen, sinema tiyatro gibi yerlerde peynirli tombi ya da sucuklu tost gibi iğrenç kokulu şeyler yemeyin.
koltuğunuza doğru yürürken ön sıradaki insanların kafasına çarpmaması için çantanıza dikkat edin.
giriş yazan yerden girin, çıkış yazan yerden çıkın.
ve en önemlisi, sağdan yürüyün. SAĞ!

insanların yürümeyi, oturmayı, konuşmayı bildiği, köpekleri sanat galerilerinde aç bırakmanın sanat olarak kabul edilmediği ve erkeklerin kadınları taciz etmeyi hak olarak görmediği bir dünya dilemek isterdim ama onun yerine
bir meteor falan çarpsa da kainat insanlardan temizlense diyorum.
kardeşlik, barış falan bizim neyimize.
rahat uyu pippa.