21 Mayıs 2008 Çarşamba

10 kişiden grup olmaz yahut teknoloji algımın sınırı da bir yere kadar

birkaç gündür evde terminator: the sarah connor chronicles izleniyor. terminatör'ün dizisi işte anlayacağınız.
bizimki, "bu ne biçim terminatör, mutfak robotu bile ondan daha tehlikelidir, izlemem mizlemem." dediyse de dvd'leri kaptı, eve getirdi.

işini bildiği için, eşref saatimi kollayıp beşiktaş'ta balıkçıda oturmuş şahane bir salata yerken (ertuğrul özkökvâri bir giriş!) ikna turlarına başladı.
ben her zamanki gibi önyargılıydım.
o ise sandığım kadar kötü olmadığını açıklayabilmek için terminatör hakkında ne bildiğimi sordu.

"- işte arnıld şıvarzeneger bi polis. sonra ölüyor. ölünce onu yeniden yapıyorlar, terminatör oluyor. sonra bir de uzaydan gelen robotlar var."
cevabıma neden bu kadar güldüğünü ilk başta anlayamadım. meğer starwars, robokop ve terminatörü karıştırıp yeniden yorumlamışım.

"- ne farkeder? terminatör dediğin elinden ateş edebilen, ensesinden bomba fırlatabilen bir adam işte benim için." dediğimde ise, gözlerinden yaşlar akıyordu.
hâlâ robokop'la karıştırıyordum. zaten yoda dedikleri de benim için fıstıklı sarma'ya benzeyen küçük yeşil bir cüceydi.

hiçbir şey bilmediğim ama hakkında bazı fikirlerim olduğu bazı şeyler var. o fikirler öyle yüzeysel ve o kadar yanlış ki bizi çok eğlendiriyor. unutmamak için bunları yazmak istiyorum ama hep unutuyorum.

neyse.

ama unutamadığım bazı şeyler var. mesela son zamanlarda gittiğimiz berbat konserler. gutter twins ve sebadoh faciasını daha önce yazmıştım. hemen ardından da broken social scene eziyetine maruz kaldık.
babylon tıklım tıkışlığında kısa boylu robot-sever kızlar, kabak kafalı reklamcılar, ilk defa müzik dinliyormuşçasına coşkulu ecnebiler arasında ...... gibi bir müzik dinledik. (noktalı yeri dilediğiniz bir fallik kelimeyle doldurabilirsiniz)
(alec'in benim ağzımdan konser yorumları yaptığı rak çik bildiriyor serisinin ilgili bölümü için; bakınız.)

biletleri sevgilim almıştı.
şimdi çemkirmiyim, belki o beğenmiştir diye düşünerek "hadi zeynep, hadi biraz daha dayan, bir şarkı daha, hadi nefes al, az sonra bitecek, olmadı bayılma numarası yaparsın" diye telkin yapa yapa uzun bir süre dayandım.
kendime uğraşlar buldum, mesela önümdeki kel adamları saydım. 5 m2'lik bir alanda ebatları bir cüce ve bir badici arasında değişen 4 kabak vardı.

çok mutsuzdum, antibiyotik kullandığım için içki de içemiyordum.
herkes çok eğleniyordu, kısa boylu robot-kızlar zıplıyordu, kabak kafalar birbirlerine sürtünmeye başlamışlardı.
bense çıkıp canım ciğerim'de şiş yemenin hayallerini kuruyordum.
mikrofon izleyiciye fırlatılıyor, üflemeliler sahnede zıplıyordu.
şapkalı vokalist, otobüste poposunun ellendiğini söylüyor, kalabalık daha da coşuyordu.

adeta bir ergen gibi, kendimi dünyaya ait hissetmiyordum.
utanmasam üst katın balkonundan aşağı atlayacaktım.
herkes çok eğleniyordu.
artık ayıp olmasın diye sağa sola sallanmaktan da vazgeçmiş, domuz gibi sahneye bakıp, heykel gibi dikiliyordum.

derken, "ben yoruldum, oturalım mı?" dedi.
kafa salladım.
"ben çok sıkıldım ...... gibi çalıyorlar" dedi. (yine fallik bir obje ile doldurun boşluğu)

birden ergenlikten çıktım, gözlerim ışıdı. onu da çekerek kendimi dışarı attım.
yandaki kaldırımda oturup içeriden çıkacak arkadaşımızı beklerken, indie'ye nefretimizi kustuk. bir dahakine gitarlı davullu bir konsere gitmemiz gerektiğine karar verdik.
ona neden aşık olduğumu bir kez daha hatırladım, sonra gözlerinin içine bakıp "canım ciğerim'e gidip şiş yiyelim mi?" dedim.
(çok pişmanım, keşke tut kolumdan rock werchter'e götür beni deseymişim.)

dünyanın en romantik anını bozuyorum ama terminatör'ün ilk sezonunu bitirdiğimizden beri kafamızı bir soru kurcalıyor: robotlar dünyayı ele geçirip insanları falan öldürüp ne bok yiyecekler? niye yani? neden?
zaten robotsun.

ferdi tayfur haklıymış, artık ben de hayatı çoban salata gibi görüyorum.

14 Mayıs 2008 Çarşamba

rujdan mermiler, allıktan ve fardan bombalar

kocaman rengârenk makyaj malzemesi dükkânlarına bayılıyorum ama içlerine girmeye çok korkuyorum. yanımda biri varsa biraz daha rahat olabiliyorum ama eğer yalnız başımaysam perili bir köşke, yılanlarla dolu bir havuza ya da bir mezarlığa girerim daha iyi.

bu mek'ler, sefora'lardan falan önce büyük parfümerilerde de başıma gelirdi. bi allık, bi ruj bakabilmek için sağı solu kolaçan edip, standların ıssız olduğu bir zamanı kollayıp, tam incelemeye başlamışkeeeeen, basılırdım!

sezonun modasına göre değişen ama genellikle beyaz göz altlı, simsiyah gözlü bir kadını başımda dikilmiş bulurdum.
şimdilerde de durum hiç değişmedi, değişen yalnızca bu kadınların ruj rengi.

amacım bir aylaynır, bir allık, belki de bir ruj almak ama cevabını bilmediğim öyle çok soruyu öyle seri sormaya başlıyorlar ki, gözlerim dolu dolu kaçasım geliyor.
sanki kaçarken de o bellerindeki makyaj fırçalarını arkamdan fırlatacaklar gibi hissediyorum.

bu aralar birkaç şey almak için oralara girmem lazım, endişeliyim.

09 Mayıs 2008 Cuma

anneniz şimdi oturum açtı

bundan tam on sene önce bütün gece internet başında oturuyorum diye sabaha karşı 3'te telefonun odamdaki modeme uzanan paralel kablosunu evdeki ekmek bıçağı ile kesen annem, kabloların birbirleriyle şase yapmadan nasıl bağlandığı başta olmak üzere elektrik konusundaki ihtisasımı borçlu olduğum kişidir.

kendisi birkaç yıl önce sanal dünyayı keşfetti ve şimdi aktif bir internet kullanıcısı. buna yavaş yavaş alıştım ama pek kolay olmadı.
mesela msn'de onu ilk online gördüğümde tıkladım, pencere açıldı, bir şeyler yazdım. ama cevap gelmedi. bekledim bekledim. biraz sonra "typing" yazısını gördüm. şu cümleyi yazması ise yaklaşık 7 dakika kadar sürmüştü:
"nereye yazılacağını bir türlü bulamadım"

daha bu cümlenin ciğerlerimde, diyaframımda, karın kaslarımda yaptığı ani etki geçmemişken, ikinci cümlesi ardından attığım kahkahanın etkisiyle kafamı monitöre çarpmıştım:
"bu fareye bir türlü mukayet olamıyorum"

nereye yazacağını bulamayan, fare'ye mukayet olamayan annemin yazı karakteri ise kişiselleştirilmiş, kırmızı italik tahoma yapılmıştı. bunu kendi başına nasıl becerdiğinin esrarı hâlâ çözülemedi.

yuro'ya avro diyen biri olarak, interneti tabirlerini de türkçe kullanıyor (ve beni de "sen ne biçim edebiyatçısın, doğru türkçe konuş" gibi laflarıyla tenkid ediyor.) örneğin:
msn = mesene
online = çevrimiçi
inbox = gelen kutusu
contacts = kişilerim
mail yollamak = ileti atmak gibi...

"- anne bu saçma powerpoint'leri neden buluyorsun?"
"- kişilerimden ileti geliyor. gelen kutumda daha birçok böyle iletim var." gibi...

powerpoint demişken, kanayan bir yaraya daha parmak basmak isterim: ANNEDEN GELEN FORWARD MAIL. bu tip forward maille başetmek çok zor.
çünkü can dündar'ın mükemmel yazısı, anne kalbi, sevimli bebekler, aşkın gücü, boncuk yapan izmir köyü gibi powerpointleri okumadığınızda sitem ediliyor.
arkada lanet bir müzik, döne döne gelen ışıklı cümleler, suyun üzerinde yansıması titreyen gül motifleriyle döşenmiş bu powerpointleri kim hazırlıyor çok merak ediyorum. bulursam hepinizin öcünü alacağım.

dozunda bırakıp; yavru kutup ayıları, foklar gibi sevimli hayvan resimlerine hiç girmek istemiyor ve ilgili bir msn snapshot'ıyla programı bugünlük burada bitiriyorum.

06 Mayıs 2008 Salı

çeşitli konserler, bazı kadınlar ve tabii ki sıkarlet

the gutter twins'te sağ tarafta duran twin, senin o izleyiciye "hello motherfuckers" diyen diline 48 tane tığ geçirir, çakmakla yakar, tuzlu suda bekletirim.
eşşoğlueşşek, "hello motherfuckers" ne demek. kimsin, scott weiland falan mı sanıyorsun kendini.
yaptığın müziğe de söyleyecek birkaç çift lafım var ama çok ayıp şeyler. neyse.

sebadoh'a söylenecekleri sevgilim benden önce, benim ağzımdan yazmış bile. (bu "rock chic bildiriyor" serisi devam edecek gibi.)
siz onlardan daha iyisiniz alec, şifa niyetine bir winona riders konserini dört gözle bekliyorum.

goddess artemis'in günler öncesindeki mimine de ancak cevap geliyor.
edebiyat, müzik vs gibi alanlarda favorilerim arasında pek kadın bulunmadığından, soruyu yalnızca güzellik olarak yorumluyorum.
işte benim beğendiğim üç kadın, bunlar: birkin, bardot ve moss .









sıkarlet-sevenler, baştan söyleyeyim, bu üç kadına laf söyleyip kendinize güldürmeyin.
bu da size kapak olsun. vanity fair kapağı.
yoğrulmak için yere serilmiş 80 kilo mantı hamuru gibi durmuyorsa ben de şarkıcı seal olayım.















popo lömbür lömbür olduğundan, yüz üstü yatınca yayılmış.
ağızda o çakma seda sayan ifadesi.
boyun desen e.t. mi desem, adem elması mı?
hele o kırdığı bacağı yok mu, kaynatıp suyuna pilav yaparım. benim dipfrizde bekleyen tavuk butlardan bir farkını göremiyorum.
bir şaplak atsan, 3 gün lömbürdeyecek, jöle gibi.
he heeey, yavrum sıkarlet. o push-up larla, korselerle kırmızı halı üstünde gezinirken iyiydi tabii.
ah bir de bu fotoğrafın bir de fotoşoptan önceki halini görebilseydik üstüne şiir bile yazılırdı.

keira hakkında hiçbir yorum yapmıyorum. mösyö templar kızabilir.