skip to main |
skip to sidebar
bu olayı görsel destek olmadan nasıl anlatacağım, bilemiyorum ama deneyeceğim: muhabbet kuşum louie, çamaşır makinesinin motoruna kaçtı!
akşam eve geldiğimde normalde "ciciiii" diye çığlık atarak ya da en azından "pişş pişşşt" diye seslenerek hoşgeldin diyen minik oğlum etrafta görünmeyince önce sakince, sonra deli gibi lui'yi aramaya başladım. yok. diğer kapılar kapalı olduğundan olabileceği 3 yer var: antre, salon ve banyo. ama yok.
derken banyoda hafif bir inilti duydum. sesin geldiği yeri bulmaya çalışıyordum ama olabilecek hiçbir yerde görünmüyordu. çamaşır sepetindeki kirlileri deşmemin hemen ardından çamaşır makinesinin içinden bir çırpınma sesi geldi.
ön kapağı kapalı olduğundan ancak arka kısmına düşmüş olabilir diye düşünüp makineyi öne doğru çektim. - nasıl bir iman gücüyle çekmişsem artık, sonradan geri itmeye çalıştığımda beceremedim.-
motorun oradaki kapağın çok hafif aralık olduğunu görüp, tutup kapağı kırdığımda gerizekalı kuşumun orada olduğundan emin oldum.
bana gelmek istiyor ama heyecandan ve korkudan o karmaşık aletin içinden çıkamıyordu.
elimi içeri sokup lui'yi tuttum ama incecik aralıktan onu ezmeden dışarı çıkarmam mümkün görünmediği için ayağımla motoru geriye, boştaki elimle de arka kapağı öne ittirerek yavruyu kurtardım. üstelik tüm bunlar sırasında, makineyi fişten çekmeyi akıl etmediğimi eklemeliyim. ama ana yüreği elektrik, trafo falan dinlemez gençler.
nihayetinde en sevdiğim kazağım da lui de simsiyah oldu ama günün kahramanı ben oldum.
bu sene lui'nin ağzından yazılmış bir kompozisyonla yılın anneliğine aday olmayı düşünüyorum.
***
onun dışında, ajansın grafik katındaki kel oranını göz önünde bulundurduğumda fotoşop'un saç dökme etkisi üzerinde bir araştırma yapmayı düşünüyorum.
tatilde third reich'in izini süreceğim, çok heyecanlıyım.
bana bir rahat nefes aldırmıyorlar.
6.5 senenin ardından okuldan mezun olmuşum, staj adı altında günde (8 saat eksi 1.5 saat öğle tatili eşittir) 6.5 saat yayıyorum. bak keyfine zeynep diyorum, yok, olmuyor.
kestirme olsun diye kanyon'dan geçiyorum. şu x-ray tünelinin orada bir gerginlik başlıyor. insanlar kıpır kıpır. nasıl yapsalar da bir öndekinin önüne geçseler, çantasını onun çantasının önüne koysalar?
bu küçük hesaptan kazanacakları 4 saniyeyle kim bilir hangi önemli işi başaracak, hani atomu bölecekler?
yalnızca ortada uyulması gereken bir kural ya da beklenmesi gereken bir sıra olduğunda insanların karşı çıkacağı, sorgulayacağı tutuyor.
sonra ben sinirleniyor ama sakin olmaya çalışıyorum.
ruh ve sinir sağlığım adına çok uzun zamandır haber izlememeye çalışıyorum. ancak dün akşam ana haber saatleri esnasında televizyonu açma gafletinde bulundum. açmaz olaydım.
bülent a. denilen az bıyıklı, şerrrefsiz yavşak, sen kimsin ki "borcumu ödeyemiyorum" diyen çiftçiye, KALK AYAĞA, KAALK! diye bağırma cüretini kendinde buluyorsun?
asıl o odadaki basiretsiz, şerrrefsiz, az bıyıklı ve/veya sözde liberal kalabalık; bülent mollanız, 65 yaşındaki çiftçiye bağırıp azarladıktan, YALANCISIN diye bağırdıktan sonra neyi alkışlıyorsunuz?
yok, sakin olamıyorum.
ankara'da içki sattığı için vandallar tarafından boğazına bıçak dayanan, dayak yiyen ve dükkanı yerle bir edilen adamın haberini de hemen ardından gördüm. görmez olaydım.
bahsedilen yer, turan güneş bulvarı. yani cumhurbaşkanlığı köşkünden başlayıp, yıldız'a, oradan da or-an'a uzanan o uzun, geniş bulvar.
ben yıllarca yıldız'da yaşadım. o bulvardan aşağı okula yürüdüm, yukarı eve yürüdüm, angora'dan pasta aldım, büfelerden içki aldım, botanikte içip sarhoş olduk, sonra oradan yukarı eve yürüdüm.
ve şimdi oradaki bir bakkalda içki aldıkları için hırpalanan genç kızların, sattığı için ölümle tehdit edilen bakkalın haberini duyduğumda, oradan belki ben de içki aldığım için olsa gerek, kan beynime sıçrıyor.
güvenlik kamerasında depoya saklanan kızı gördüğümde yok, imkanı yok sakin olamıyorum.
meme kanserine dikkat çekmek için ünlü ve duyarlı kadınların objektif karşısına geçtiğini öğrenip hatta fotoğraflarına baktıktan sonra, ertesi gün manşetlerde "meme vakfı bunu sahiplenmiyor, boşuna soyunmuşlar" gibi şeyler okuduğumda çok sinirleniyorum. yine sakin olamıyorum.
her ramazanda, yüzlerce insanın sanki hayatlarında ilk defa ramazanla karşılaşmış gibi saçma sapan sorular sormasına da önceleri gülüyordum ama artık pek de komik bulamıyorum.
yahu 751 yılındaki talas savaşının ardından türkler arasında -çoğunlukla siyasi sebeplerden dolayı- kitleler halinde islamiyet kabul edildi. yani nereden baksan 1250 yıldan fazla olmuş. hâlâ daha öğrenemedin mi oruç nedir, bayram kimdir? kolektif salaklık karşısında da sakin olmam mümkün olmuyor.
ama aslında şeker gibi bir insanım, gerçekten.
(*) google reader'ı her açtığımda deryik'in "aslında zor değil" başlığını görünce içimden kendi kendime söylediğim cümledir.